Tarihe mal olmuş şahsiyetleri birkaç sayfaya sığdırmak, deryayı avuçlara almak kadar güçtür. Hele ki fırtınalı yılların tam ortasında, bir neslin umudu ve iradesi olmuş bir lideri anlatmak, kelimelerin sınırlarını zorlamayı gerektirir. O, en zorlu zamanlarda bile metanetini yitirmemiş, sağduyusunu rehber edinmiş ve daima ufku işaret etmiştir. En yakın dava arkadaşlarını hain pusularda kaybederken bile yılmamış, adeta bir çınar gibi dimdik ayakta kalmayı bilmiştir. Onun liderliği yalnızca içinde bulunduğu dönemin değil, tarih sahnesinin de bir gerçeğidir. Gün gelecek, hakkında yazılacak satırlar bu hakikati bir kez daha gözler önüne serecektir. Çünkü liderler, en zor zamanların içinden çıkar ve onların mücadelesi, umutlu yarınların temelini atar.
İnsan, zaafları, hırsları ve hatalarıyla insandır. Türkeş de bir insandı. Fakat onun adı, Türk milliyetçileri tarafından sıradan bir insan adı gibi anılmadı. Ona, eski Türk geleneklerinden süzülüp gelen en yüce unvanlardan biri, "Başbuğ" denildi. Şarkılarda, marşlarda, meydanlarda bu unvan yankılandı. Oysa böyle bir hitap, çoğu insanı büyüklenmeye, gurura sürükleyebilirdi. Ne var ki Türkeş, bu unvanı bir ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluk olarak gördü. Şımarıklığa kapılmadan, davasının yükünü omuzladı. Dar imkânlarla, kısıtlı yollarla da olsa Türk dünyasının dört bir yanına ulaşmaya çalıştı. İnandığı değerler uğruna çetin mücadeleler verdi.
Sovyetler Birliği'nin baskısı altında açıkça yürütülemeyen faaliyetler vardı. Ancak bu faaliyetleri yalnızca en yakınları ve dava arkadaşları biliyordu. O, zamanın sert rüzgârlarına karşı sabırla yürüdü, yılmadan yol aldı. Tarih, büyük mücadeleleri ve o mücadelelerin kahramanlarını unutmaz. Alparslan Türkeş de işte bu unutulmaz isimler arasındaki yerini çoktan almıştır.
Türkler arasında milliyetçilik fikri, ne yazık ki tarihin sahnesine geç çıkmış bir düşünce hareketi olmuştur. Bunun en büyük sebebi, imparatorluk kültürünün milliyetçiliğe kapalı yapısıdır. Batı’da doğup serpilen milliyetçilik akımları, büyük imparatorlukların temellerini sarsmış, hatta pek çoğunun yıkılmasına sebep olmuştur. Osmanlı da bu fırtınadan nasibini almış, milliyetçilik hareketleri büyük acılara ve kayıplara yol açmıştır. Sancılı geçen bu süreç sonunda, Osmanlı’nın Türk olmayan unsurları birer birer ayrılmış, geriye yalnızca Türk nüfus kalmıştır. Ve nihayet, Kurtuluş Savaşı’nın ardından, küllerinden doğan yeni devleti inşa edenler, bu toprakların gerçek sahipleri olan Türkler olmuştur. İşte bu inşa sürecinin temel harcı, Türk milliyetçiliği fikri olmuştur.
Osmanlı’nın çöküş sürecine denk gelen yıllar, dünyada milliyetçilik rüzgârlarının sert estiği bir döneme rastlamaktadır. Bu rüzgâr, Türkler arasında da bir kıpırdanmaya yol açmış, yüzyıllardır saray ve yönetim çevrelerinde geri planda kalan Türklük bilinci, uyanmaya başlamıştır. Ne var ki Osmanlı’nın eğitimli kesimi büyük ölçüde devşirmelerden oluştuğundan, milliyetçilik fikri ilk başta yalnızca birkaç cesur edebiyatçı ve düşünürün kaleminde hayat bulabilmiştir. Ancak tarih, güçlü fikirleri er ya da geç hak ettiği yere taşır. Türklük bilinci de işte bu gecikmiş uyanışın neticesinde, bir milletin kaderini tayin eden en büyük kuvvet haline gelmiştir.
Millî devletler çağının başlangıcı, yüzyılın ilk yıllarında ivme kazanarak devam etmiştir. Türk milleti de, kendi iradesiyle kaderini tayin etmiş ve bağımsızlık mücadelesiyle yeni devletin temellerini atmıştır. Ancak, savaş öncesi ve sonrasında halkın büyük bir kısmı, özellikle aydınlar ve genç nüfus, kaybedilmişti. Bu durum, ülkede ekonomiyi, tarımı, sağlığı ve eğitimi dip noktalara çekmiş, devletin neredeyse her alanda zayıf düşmesine neden olmuştur. Dünya ile rekabet edebilme şansı neredeyse sıfır düzeyine inmişti.
Bütün bu olumsuz şartlarına rağmen, Mustafa Kemal Atatürk, hızlı ve köklü bir yenilik hareketine girişmiş, akılcı bir dış politika ile devletin temellerini sağlamlaştırmak için var gücüyle çalışmıştır. Kısa bir süre içinde önemli gelişmeler kaydedilirken, dünya savaşlarının yeniden sahneye çıkmaya başladığı bir dönemde, Türkiye büyük bir diplomatik başarıya imza atmıştır. O dönemde, Hatay'ı, büyük bir zaferle Türkiye'nin sınırlarına katma başarısını göstermiştir.
Yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenen yeni dünya düzeni, iki kutuplu güçler arasında amansız bir silahlanma yarışına ve toprak elde etme mücadelesine yol açarak uluslararası cepheleşmeyi keskinleştirmiştir. Türkiye ise bu kaotik atmosferde, ulusal güvenliğini koruma gayesiyle Avrupa’daki silahlı rekabetten uzak durmayı tercih etmiş ve tarafsız bir duruş sergilemiştir.
Bu süreçte, Osmanlı’nın son dönemlerinde filizlenen fikir hareketleri, edebiyat ve tarih araştırmalarına ya doğrudan ilham vermiş ya da onları derinden etkilemiştir. Bu düşünce akımlarının sistemli bir biçimde sürdürülmesi, yeni Türk devletinin entelektüel yönelimlerini de şekillendirmiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası dönemde, bu fikirler geniş halk kitleleri tarafından benimsenmemiş olsa da, akademik çevrelerde ve aydın zümre içinde önemli destekçiler bulmuştur. Bununla birlikte, dönemin entelektüel ortamı yalnızca milliyetçilikle sınırlı kalmamış, halkçılık, sosyalizm ve farklı kültürel akımların da etkili olduğu bir fikri çeşitlilik içermiştir. Edebiyatçılar, tarihçiler ve sanatçılar, Türk kimliğini sorgulayan ve güçlendiren derinlemesine çalışmalar ortaya koymuş, kültürel kimlik ve milliyetçilik üzerine yapılan bu yoğun araştırmalar, Türk toplumunun geleceğine yön verecek bir fikri temel inşa etmiştir.
Türk milliyetçiliğinin fikri kaynağı, Ziya Gökalp’in sistemleştirdiği Türkçülük düşüncesi olmuştur. Onun eserleri, Türkçülük akımına gönül verenler için bir kılavuz niteliği taşımış; tarih, roman, şiir ve destan gibi çeşitli edebi türlerde kaleme alınan eserler, Türkçülük idealini geniş bir perspektifte ele almıştır. Ancak Cumhuriyet döneminde milliyetçiliğin şekillenmesinde sadece Gökalp’in değil, başka düşünürlerin ve tarihsel olayların da etkisi olduğu göz ardı edilmemelidir.
Batılı anlamda milliyetçilik anlayışı, zaman içinde tarih ve dil bilinciyle biçimlenmiş ve Ziya Gökalp’in katkılarıyla genç nesillere heyecan veren bir fikir sistemi haline gelmiştir. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının büyük bir kısmı, bu düşünce etrafında birleşmiş, yeni devletin temellerini bu ideoloji üzerine inşa etmiştir.
Ancak Atatürk’ün vefatından sonra, cumhuriyet yöneticileri milliyetçiliğe ve milliyetçi çevrelere karşı daha mesafeli bir tutum sergilemiştir. Dönemin en çarpıcı olayları arasında Boraltan Köprüsü faciası ve 1944 Milliyetçilik Davası yer almaktadır. Bu süreç, yeni liderlerin doğuşuna zemin hazırlamış; 1944’te yaşanan olaylarda dönemin milliyetçi düşünürleri ve temsilcileri ağır baskılara maruz kalmış, işkence ve tabutluklarla susturulmaya çalışılmıştır. Bu olaylar, milliyetçi hareket içinde büyük bir kırılma noktası yaratmış ve dönemin entelektüel çevrelerinde derin yankılar uyandırmıştır.
Hüseyin Nihal Atsız’ın çıkardığı dergiler etrafında Türkçü bir gençlik yetişmiş, bu hareketin takipçileri arasında Alparslan Türkeş de yer almıştır. 1944 olaylarında tabutluklara atılan isimlerden biri olan Türkeş, çocukluğundan itibaren Rumların Kıbrıs’taki Türklere yönelik bakış açısını yakından gözlemlemiş ve Türk kimliğini muhafaza etmenin ağır bedelleri olduğunu kavramıştır. Askeri kariyerinde üstün bir başarı sergileyerek üst rütbeli komutanların dahi takdirini kazanan Türkeş, yalnızca askeri sahada değil, siyasi arenada da önemli bir lider konumuna yükselmiştir. Hem Türkiye’nin hem de dünyanın içinde bulunduğu politik atmosferi titizlikle takip eden Türkeş, milliyetçilik ideolojisini sistemli bir düşünce yapısı haline getirerek savunmaya devam etmiştir.
Alparslan Türkeş, Türkiye’yi bir çıkmazın içine sokmak isteyenlere engel olmak amacıyla 27 Mayıs ihtilalinin bir parçası oldu. İhtilalin sol bir cunta tarafından yönetilmesini engelledi. Kısa bir süreliğine üstlendiği Başbakanlık Müsteşarlığı görevini başarıyla yürütürken, son yıllara kadar varlıklarını sürdüren pek çok kurumun temellerini atmıştır. Bunlardan biri, kısa adıyla YİBO (Yatılı İlköğretim Bölge Okulları) olarak bilinen okullardır. Yaptıklarının karşılıksız kalmayacağını bilerek, sağlam bir vizyonla hareket etti.
Ancak, arkadaşlarıyla birlikte tasfiye edildi. Sürgün hayatında bile, yazdığı mektuplarla idamlara karşı durdu, fakat maalesef idamların asıl sorumlusu olarak gösterildi. Sürgün hayatı sona erdiğinde, arkadaşlarıyla birlikte Milliyetçi Hareket Partisi'ni (MHP) kurdu. CKMP'den MHP'ye dönüşü, Türkeş’in teşkilatçılığının büyük başarılarından biridir. Dündar Taşer ve diğer pek çok önemli isim, onun etrafında yer alarak bu büyük hareketi şekillendirdiler. Türkeş, Türk milletinin tarihinden süzülen milliyetçilik fikrini yeniden hayata geçirdi. Türkiye’de milliyetçilik, Türkeş sayesinde yalnızca bir fikir değil, güçlü bir hareket haline geldi.
1960-80 yılları arasında Türkiye, iç ve dış karışıklıklarla büyük bir kaosun içine girmiştir. Türkiye'nin askeri kuvvetlerinin sivil ideologlar tarafından yönetildiğini bilenler arasında Alparslan Türkeş de vardı. Madanoğlu hadisesinin başarısızlıkla sonuçlanmasında, Türkeş ve arkadaşlarının etkisi olduğu söylenebilir mi? O, kısa vadeli başarılar yerine büyük bir ülkü hedeflemişti ve buna "Ülkücülük" adını vermişti. En yakın arkadaşları dahil binlerce genç, silahlı saldırılar sonucu hayatını kaybetmiş olsa da, Türkeş’i hedefinden bir adım bile uzaklaştıramamışlardı.
12 Eylül sonrasında tekrar tutuklanmış ve beş yıl boyunca suçsuz yere hapsedilmiştir. Türkeş’in kurduğu güçlü yapı, ne yazık ki, yerine gelenlerin elinde parçalanmış ve dağıtılmıştır. Bu anlayış hâlâ sürmektedir. Bugün mevcut kadrolar, milliyetçiliği daha ileriye taşıdı diyebilir mi? Türkeş, son zamanlarında eski kadrolarını yeniden tahkim etmek için faaliyete geçmişti. Eğer Nisan ayında vefat etmeseydi, Haziran ayında yapılacak olan kongrede MHP kadroları eski asli hüviyetine kavuşacaktı. Türkeş’in çocuklarının düştükleri siyasi istikrarsızlığın kaynağı da kısmen mevcut idari yapılanmanın eseridir. Türk tarihi, benzer örneklerle doludur. Bugünkü liderlerle mukayese edilemeyecek ölçüde birikime sahip olan Türkeş’in tarih şuuruna kimse ulaşamamıştır. Mehmet Arif Bey’in Başımıza Gelenler adlı eserin ilk baskısında Türkeş’in önsözü bulunur.
Alparslan Türkeş, bütün Türk dünyasındaki sanat, edebiyat ve bilim insanlarıyla ilişkiler kurmuş bir liderdi. Turan ülküsü, ajandasının temel hedefi olmuş ve bütün gayesi bu ülküyü gerçekleştirmeye yönelikti. Türk Cumhuriyetleri ile Rusya içindeki özerk Türk topluluklarının her faaliyetinden haberdardı. Meclis çatısı altında, bölücülere karşı takındığı tavır ve sonrasında yaşananları hepimiz biliyoruz. Meclis dışındaki şöhretli iş adamlarına karşı yaptığı açıklamaları ise yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır. CHP ile muhalif olmasına rağmen, diyalog kapılarını her zaman açık tutmuş ve Türk milletinin menfaatini ön planda tutmuştur.
Tarihte milliyetçiliği hareket haline getirerek büyük kitleler tarafından benimsenmesine vesile olan Alparslan Türkeş olmuştur. İlerleyen zamanlarda, akademik milliyetçilik çalışmalarının sonuçları ortaya çıktığında, Türkeş’in katkıları daha iyi anlaşılacaktır. Bugün, Türkeş ve zamanını kolayca eleştirenler bulunmaktadır. Ancak, onların söylediklerine kulak vermek yerine, bir gerçeği kabul etmek gerekir: Türk milliyetçiliğinin bayrağını tarih boyunca en yükseklere taşıyan kişi Alparslan Türkeş olmuştur. Türklük bilinci, milletimizin gönlünde yer etmiştir ve bu bilinç, zaman geldiğinde yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Şimdilerde, Alparslan Türkeş’in ideallerine ne kadar yakın olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Bu konuda bile hemfikir olamadığımız endişesini taşıyanlardanım. Aradan geçen 28 yılın ardından, bu dağınıklığı hâlâ toplayamamış olmak, Türk fikir ve düşünce hareketi adına başlı başına bir faciadır. Başbuğ Alparslan Türkeş, "Başbuğ" unvanına layık bir liderlik anlayışı sergiledi. O, sadece bir lider değil; aynı zamanda sanat, kültür, edebiyat ve tarihe tutkulu, dahası Türk milletinin bütün değerlerini özümseyerek hayatına uygulayan bir şahsiyetti. Bizim nesil için ne kadar önemli olduğunu şimdi daha iyi anlamanın derin hüznünü yaşıyoruz. Cenaze törenindeki muhteşem manzara bile, onun Türk milleti için ne büyük bir kayıp olduğunu göstermiştir. Rahmet ve özlemle seni arıyoruz Başbuğum.